Facebook link

https://www.facebook.com/gezginyogini

21 Ekim 2013 Pazartesi

Pazarları insan evinde oturmalı, illa da Roma'ya gideceğim diyorsanız pazartesi gidin.



Roma’ya uyandığım ilk gündeyim. Colosseo’ya gidecek olmanın heyecanıyla hostelde tırt bir kahvaltı yapıp 9’da fırladım sokak kapısından. Dedim ya Roma’da metro sayesinde her yere rahatça gidebiliyorsunuz, yolum kısa sürdü bu yüzden.  Metrodan çıktığımda karşımda kocaman dişleriyle sırıtıyordu Colosseo. Biraz sıra bekledikten sonra o devasa yapının içindeydim. Girişten radioguide kiralanabiliyormuş, ama ben girişteki o sıranın ne olduğunu tam da artık gezdim bitti deyip dışarı çıkarken anladım, şapşallığın uzmanlık alanım olduğunu tekrar tekrar belirtebilirim çekinmeden.



Merdivenlerden çıkıp da o koca alana bakarken bir zamanlar burada insanın insanı yaptığı vahşeti düşündükçe ürperiyor insan. Colosseo’da gladyatörlerin dövüştürüldüğü alanın büyük bölümü yıkılmış, şuan restorasyon aşamasında tamiri yapılmaya çalışılıyor. Böylelikle arenanın altında gladyatörlerin hazırlandığı bölmeleri görebiliyorsunuz. Bir zamanlar bu arenanın üzerinde insanların birbirleriyle hınca hınç çarpıştırıldığını ve akan kanı zevkle, coşkuyla ve çığlıklarda alkışlayan bir kitle olduğunu hatırladıkça insanlığın ne garip bir dönemden geçtiğine şaşırıyorum. Şuanda aynı işkencenin hayvanlara hala yapılıyor olması aslında çok da ilerleyemediğimizin göstergesi. Bir zamanlar bu arenada canı hiçe sayılan insanoğlu şimdi aynı ya da benzer kölelik ve vahşet sistemlerini hayvanlar üzerinde uygulama peşinde, ne pervasızca…


Colosseo’dan çıktıktan sonra biraz dinlenmek için yakınlardaki bir cafede oturdum. Hava sıcaktı, yorulmuştum ve menüde gördüğüm görüntüye aldanıp buzlu , bol meyveli bir içecek gelecek umudu ile limoncello söyledim. İtalya’ya gelmeden önce mutlaka denemelisin denilen içeceklerden biri, limonatanın alkollüsü bence. O sıcakta soğuk bir bira beni rahatlatabilirmiş aslında, sıcak bir gündüz vakti için biraz ağır geldi bana limoncello, zaten menüdeki gibi süslü püslü bir bardak falan değildi gelen.

Oradan Palatino’ya yürüdüm, Roman Forumu’nu gezdim. Gezdiğim bu yerlerin tarihine dair pek fazla bilgim olmadığı için uydurmaca yorumlar yapmayacağım.


Yürüye yürüye Piazza Venezzia’ya vardım. Burası Roma’nın büyük meydanlarından biri. Burada biraz dinlendim, merdivenlere oturup etrafı izlerken ve işte Roma’dayım cümlesini kendime tekrarlayıp keyfime keyif katıyordum.








Şimdiki hedefim İspanyol merdivenlerine gitmek. Haritaya baktım, Via del corso caddesi boyunca dümdüz gidersem İspanyol merdivenlerine ulaşabiliyorum. Yola koyuldum ama yolda ne olduysa aklım çelindi ve bir sightseeing otobüs bileti alıp durağa yönlendim. ( İstanbul dahil birçok şehirde görebileceğiniz şu üstü açık turist otobüsleri )

Vatikan’a gitmek planlarım arasında yoktu ama kendimi birden Vatikan’da buldum. Üzerimde askılı body ve şort olduğu için Vatikan’ın içine giremezdim biliyordum, etrafını biraz gezdikten sonra çok vakit kaybetmeden  tekrar otobüse bindim zaten. Aman ne çok etkilendim ben buradan diyeceğim yerlerden biri değil burası, belki içeri girsem daha farklı düşünürdüm, bilmiyorum.

 Bu sefer hedefim gerçekten de İspanyol merdivenlerine gidebilmek. Otobüste geçtiğimiz yerler hakkında bilgi veriliyor, kulaklıklardan dinleyebiliyorsunuz. Nehrin yanından geçerken bir süre kulaklıklardan sadece klasik müzik verildi, o yemyeşil ağaçlı yoldan nehir manzarasına baka baka geçerken kulaklarımdaki müziğin etkisiyle bir Ferzan Özpetek karakteri olmaya hazırım Roma sokaklarında.

İspanyol merdivenlerine vardığımda beni yine çiçek satan esmer Asyalılar karşıladı, çok geçmeden birkaç merdiven aşağıda çanta, cüzdan sergilerini de gördüm. Merdivenlerdeki kalabalık şimdiye kadar gördüklerimin katbekat  fazlasıydı. Kendi kendisinin fotoğrafını çekmeye çalışan Koreli bir kıza yanaşıp fotoğrafını çekebileceğimi söyledim ve tabi ki karşılığında onun da benim fotoğrafımı çekmesini istedim. Kızın sıfırın birkaç tık üstündeki İngilizce’sine rağmen anlaşmaya çalışıyorduk, makinelere pozlarımızı verdikten sonra birlikte biraz oturduk merdivenlerde. Merdivenlerdeki inanılmaz kalabalıktan birden alkış sesleri yükseldi. Kafamı sağa çevirdiğimde genç bir adamın sevgilisine evlenme teklif ettiğini gördüm, tüm kalabalık sevinçle onları alkışlıyordu. Görmeye alışık olduğumuz klasik manzara: sevinçten ağlayan kız genç adama sarılır ve öpüşürler…



Piazza Spagna’nın kalabalığından sıyrılıp sokaklar boyunca yürümeye başladım. Çiselemeye başlayan yağmur canımı sıkmak yerine bana keyif veriyordu. Yürüye yürüye nehire vardım. Nehrin karşı kıyısına geçip merdivenlerden su kenarına indim, nehir kenarında boş ama güzel restaurantlar vardı, oturup bir şeyler yiyebilirim diye düşündüm fakat bu iki gün içerisinde Roma’da tahminimden daha çok harcama yaptığım için karnımı doyurmanın ucuz yolunu bulmalıydım. Nehrin diğer yakasına geçtim tekrar.  Güneş batmak üzereydi, manzara gerçekten görülmeye değerdi. Nehir kenarına inip ayaklarımı suya doğru sarkıtarak oturdum, sigaramı yaktım ve manzaranın tadını çıkardım. Burada benden başka kimse yoktu. Bu güzel manzaranın keyfini benden başka yaşamak isteyenin olmamasına şaşırıyordum, o kalabalık meydanlar yerine buradaki huzur ve manzara tercih edilmeye değerdi, Roma’da geçirdiğin en keyifli anlardan biriydi ve bu keyfi sadece kendimle paylaşıyordum.



Güneş battıktan sonra kalkıp yürüyüşüme devam ettim. Piazza Navona’nın etrafındaki yan sokaklardan birinde ( Via Di S Agnose sokağıydı sanırım ) La Freschatta ismindeki restaurantta karnımı doyurdum. Meydanda 14 Euro olan spaghetti , yan sokaklarda 7 Euro. Burada “Bruschetta” dedikleri  fırında kızarmış ekmek üzerine domates, yağ ve baharattan oluşan lezzeti de tattım, basit ama güzel bir tat. Yemeğin üzerine expressomu içtikten sonra Hard Rock cafeye gitmek üzere yeniden yollara koyuldum.

Hard Rock Cafe; Barberini metrosuna geldikten sonra sola doğru çıkan yokuşun üzerinde. Herkes tarafından bilinen bu cafeler zincirine ilk kez gidiyor olmanın heyecanıyla önce içerisini biraz gezdim, sonra bir kenara oturup biramı yudumlarken fondaki müzik eşliğinde keyifli günümü  gözlerimin önünden geçirdim.  O anda“Wish you were here”  çalmasa da sanki o çalıyormuş gibi sevgilime bu şarkıyı armağan ettim iç dünyamın radyosundan. Bu şehri bir sonraki sefere ele ele kol kola gezmeli seninle sevgilim, hiç susmadan  bak şurada bu, burada şu var diye anlatacağım sana , biraz kafan şişecek.



Hostele vardığımda iki oda arkadaşının daha bize eklendiğini gördüm, iki İtalyan dansçı kız. “Roma’da gördüğüm ilk İtalyanlarsınız” deyince biraz komik başladı muhabbet, ama haftasonunu  Roma’da geçiren bir turist olarak her yerde benim gibi turistlerin olduğunu düşünürsek yanlış bir söylem değildi. Biraz danstan, biraz Gezi Parkı’ndan, biraz dinlerden, biraz İtalya ve Türkiye arasındaki farklardan bahsettik, güzel bir sohbetti.

Roma’daki iki günlük kısa ziyaretimin sonuna gelmiştim. Burada sadece turistik yerleri gezecek zamanım ve cesaretim olduğu için beklediğim hayranlığa erişemeden bitti ziyaretim. Bu güzel şehre bu kadar az zaman vererek ona haksızlık yapmıştım. Ama bu şehrin daha uzun bir ziyaret için beni yeniden çağıracağını biliyorum ( Fontana de Trevi’ye attığım parayı hatırlatırım ) ve bu çağrıya zevkle uyacağımı şimdiden söyleyebilirim.

Roma’yı ziyaret etmeyi düşünüyorsanız size tavsiyem şu ki;  hafta sonu bunun için doğru zaman değil. Zira etraftaki turist yoğunluğundan şehre odaklanamayıp hafta sonunuzu  Sultanahmet’te geçiriyormuşsunuz hissine kapılabilirsiniz. Her yanda gördüğünüz hediyelik eşya dükkanları, yerlerdeki çanta, cüzdan sergileri, ellerinde çiçeklerle size yanaşan satıcılar, havaya atıp tuttuğu ışıltılı garip oyuncakları satmaya çalışan satıcılar ve benzerleri.. Etrafta bağırarak, el hareketleriyle konuşan neşeli İtalyanlar görmeyi bekliyorsanız şunu demeliyim ki ya Roma bunun için yanlış tercih ya da hafta sonu yanlış zaman..

08.09.2013 - Roma


1 yorum:

  1. Bir daha kine Vatikan'ı atlamazsın umarım. Güzeldir

    YanıtlaSil